Geçen hafta sonu kısa zamanda planlayıp gittiğim Paris'te güzel bir iki gün geçirdim. Paris için kısa bir zaman dilimi olmasına rağmen çocuklar olmadan 2 gün geçirmek ve kendime vakit ayırmak iyi bir mola oldu benim için. Çünkü eşim iş için oradaydı ve ben de kendime tatil zamanı yaratarak sonradan ona katıldım.
Paris'e ilk gidişimdi. Paris'in o'yu var, bu'yu var diye anlatmak yerine benim dikkatimi çeken noktalarını paylaşmak istedim. Çok kısa zamanda pek çok yerini görme fırsatım oldu. Daha da zaman olsa pek çok yeri görebilirdim. Elinizde harita, altta metro istediğiniz her yere rahatlıkla gidebilirsiniz. Ben turlara katılmaktan daha çok seviyorum, sokak sokak yeni bir yeri gezmeyi.
Eski bir şehir olarak tarihi dokusunu bozmadan kalan ve kendini koruyan bir şehir olması çok dikkatimi çekti. Tarihi binalarıyla, sokaklarıyla atmosferini hiç bozmamış. Tarih ve tarihi yerleri seven bir insan olarak bu kadar senedir doğal yapısını bozmadan kalması beni şaşırttı.
Üstte bir şehir var ama altında da başka bir şehir var: metro. Paris'te de trafik var ama alta inin, müzik sesleriyle, şarkı söyleyenlerle istediğiniz yere kolaylıka ulaşabiliyorsunuz.
Sevdiğim yazar olan Jean Paul Sarter'ın müdavimi olduğu cafe'de kahvaltı etme zevki de bir başkaydı. Saint Germain'de yer alan lezzeti, zarefeti, hoşluğu ile tavsiye edebileceğim bir yer Cafe De Flore.
Muzee D'orsay eski bir tren garından sanat merkezine dönüştürülmüş bir yer ve görülmesi gereken bir müze. Nehir gezisi ile şehri şöyle bir genel bakışla tanımak, Champs Elysees'de dönme dolap keyfi ile ışıl ışıl şehri seyretmek, Luxemborg Bahçelerinde turlamak 2 günün içinde yer alan güzelliklerdi. Eyfel akşamları ışıl ışıldı, beklediğimden büyüktü ama çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim.
Bu arada bize sohbetleriyle eşlik eden arkadaşlarımız Uğur ve Müge ile de bu iki gün daha keyiflendi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder