O dönemler çok
çok gerilerde kalsa da, hedonist yaklaşımın izlerini günümüze farklı bir bakış
açısı ile uyarlayabiliriz. Yaşadığımız çevreye şöyle bir göz atarsak; kişisel
isteklerin ön plana çıktığı, ego’ların çarpıştığı, “ben” ve “benim mutluluğum”,
“şimdi, hemen, bana uyacak şekilde”, “bana sıkıntı vermediği ve benim keyfim
rahat olduğum sürece”, “sefam olsun.”, “benim işim görülsün de…” gibi
yaklaşımlarla daha da belirginleştiğini görmek mümkündür. İda Dağı'nın Tanrısı ya da Tanrıçası olmanın mücadelesi vardır sanki.
Hazzı ertelemek
istemeyen, sürekli mutlu olmak ve keyif almak isteyen bir nesille mi yoksa
böyle bir dönemle mi karşı karşıyayız?
Ben bu kavrama
çocuklar üzerinden bakacağım biraz.
Yeniçağın yeni
nesil çocukları için yaşantıladıkları pek çok şey “mutlu olmak, zevk almak”
üzerine kurgulanıyor. İstediği şeyin şimdi, şu anda şartlar ne olursa olsun
hemen yapılmasını ya da sahip olmayı istiyorlar. Çocuk ve çocuğun mutluluğu,
zevki, keyfinin merkezde olduğu bir yaklaşım için hedonist nesil yetiştiren
ebeveynlik yaklaşımları oluştu günümüzde. Bu durumun giderek dikkat çekici bir
hal almaya başladığını düşünüyorum.
Parkta kayarken sıra beklediği için mutsuz
olan çocuğu adına sürece müdahale eden anne babalar görüyorum. Arkadaşıyla
yaşadığı sorunu çözmesini beklemeden çocuğunu mutsuz eden arkadaşıyla muhatap
olan ebeveynleri izliyorum. Okuldaki herhangi bir süreçte yaşanan olumsuz bir
durumda üzülen çocuğu adına okulu tek mesul görerek, okuldan ayrılan ve sık
okul değiştiren öğrenci velilerine tanık oluyorum. Çocuklar okul okul çanta
gibi geziyorlar, ulaşmaya çalıştıkları mutlak mutluluk adına. Hatta veli
gruplarıyla yaşanan durumu başka velilere de bulaştıran yaklaşımlar da cabası. Evdeki
yemeği sevmediği için gecenin bir nısfında dışarıdan çocuğuna istediği yemeği
sipariş eden ebeveynler ile karşılaşıyorum. “Sevmiyorum, istemiyorum, yapmak
zorunda değilim.” Diyerek kendine ait sorumlulukları yapmaya yanaşmayan
ergenler ile karşı karşıya kalıyorum.
“keyif almadın
mı?” Hemen değiştirelim, atalım, satalım, şapkadan tavşan çıkaralım, yeter ki sen
mutlu ol! Mutluluğun adına çevreyi düzenleyin.” benzeri yaklaşımlarda bulunan
ebeveynler çocuklarında nasıl etki yarattıklarının farkında değiller sanırım.
Çocuklar doğduğu
andan itibaren ebeveynlerin sevgilerini ifade ediş tarzından tutun da yedirip
içirmelerine hatta giydirmelerine kadar her yaklaşım çocuğu etkiler. Aşırı
derecede ifade edilen “aşkım, sevgilim, prensesim” gibi sözcükler, her konuda gösterilen yoğun
ihtimam ya da anne baba tarafından her şeyin mümkün olduğunca çocuğun mutlu
olması üzerine organize edilmesi ve son dönemde sosyal medyadan gördüğüm
çocukların doğum günlerinden, gidilen tatillerde çekilen fotoğraflardaki
dünyanın merkeziymiş şeklindeki tutumlar, çocuğun gerçek dünya ile bağını sağlıklı
ve gerçekçi oluşturmasını zorlaştırıyor. Çocuk, sosyalleşmeyle beraber aile
dışına çıkınca gerçeklerin aile içinde yaşandığı gibi olmadığını, ailesinde
gördüğü tutumlardan farklı tutum ve yaklaşımların olduğunu, dünyanın merkezi
olmadığını ve hatta gayet herkes gibi olduğunu, her şeyin de keyif vermediğini,
keyif ve haz vermeyen ama yapılması gereken şeyler de olduğunu görerek, hayal
kırıklığını çok daha yoğun yaşıyor. Bu durumda ebeveynler, çocuklarını mutsuz
görmeye tahammül edemeyince, her şeyi çocuğa göre ayarlama ya da düzenlemeye
girişiyorlar. Evden sonra çocuğun okuluna müdahale ediyorlar, arkadaşlarına
müdahale ediyorlar hatta işyerine bile müdahale edebiliyorlar. Çocuk her yerde
ve herkesten aynı yaklaşımı görmeyi bekler hale geliyor. Yaşantı, deneyim ve
duygu reperturarı gelişmeyince yaş kaç olursa olsun, daha alıngan, daha
şüpheci, her şeyden nem kapan, kendi istediği gibi olmayınca hemen küsen ya da
tepki veren, sürekli tatminsiz, mutsuz, yüzü asık, çabuk pes eden, sebat
gösteremeyen çocuklar ve peşlerinde onları her daim mutlu etmeye çalışan
ebeveynler ile karşı karşıya kalıyoruz. Bununla beraber paylaşım, dayanışma,
sıra bekleme, işbirliği, yeri geldiğinde fedakarlık yapma gibi kavramların bu
kadar bireyselliğin arttığı bir ortamda gelişmesini beklemek mümkün olmaz. Hak,
adalet gibi değerler de gelişemez böyle bir durumda. Bu değerlere sahip
olamadığınız süreçte, toplumsal birlikten de bahsedemezsiniz.
Çocuğun var
oluşuna karşı gösterilen yoğun yaklaşımlar, çocuğun kendine olan aşırı sevgi,
büyüsel bir dünyada yaşadığına dair gerçek olmayan inanışlar, gerçekçi bir
hayat görüşü kazanmasına ve her şeye muktedir olma duygusundan vazgeçebilmesine
engel olur.
Çocuğu adına her
şeyi halletmeye çalışan, çocuklarının her ihtiyacına onlar adına koşturan, çocuğun
günlük yaşamda karşılaştığı sorunları onlar adına çözme konusunda büyük çaba
sarfeden, her daim mutlu olması için didinen “uydu ebeveynler”, aynı zamanda bu
tutumları ile çocuklarının bireyselleşmesine de izin vermezler. Bireyselleşme
bağımsızlaşmadır. Bağımsızlaşma da orijinal bir kimlik gelişimi için önemlidir.
Yetişkin de böyle olunur.
Yaşamımızın her
döneminde o döneme özgü, gelişimsel çatışmalar, kayıplar olur. Gelişimin gereği
her dönem baş edilmesi ve aşılması gereken zorluklar olacaktır. Her dönemin
kendine özgü zorluklarıyla yüzleşip, kabul edip, baş edebilmek, bir önceki
dönemin sağlıklı bir şekilde çözülmesine bağlıdır. Eğer ebeveyn olarak
çocuğumuzun bu süreçleri yaşamasına izin vermezsek gelişimini kendi ellerimizle
sekteye uğratırız. Sağlıklı bir kişilik ve kimlik oluşumuna engel oluruz.
Ebeveyn;
·
Duygusal
olarak ulaşılabilir olan,
·
Çocuğunun
ani değişen duygusal tepkilerine sert tepki göstermeyen
·
Davranışlarında
tutarlı olan,
·
Çocuğunu
bağımsız olma yönünde mutlaka destekleyen
·
Çocuğunun
tepkileri karşısında hemen geri çekilmeyen
·
Toplumsal değerleri de gözeterek model olan
bir tutum içinde olması önemlidir.
Booker T.
Washington der ki; “başarı, insanın hayatta ulaştığı konumdan çok başarmaya
çalışırken aştığı engellerle ölçülür.” Her çocuk, bizler de dahil prens ve
prensesler olarak dünyaya geldik. Ama yetişkin olabilecek yetileri deneyimlerle
kazandık. O halde, ebeveyn olarak
çocukların önündeki engelleri kaldırmak yerine, o engelleri kendileri aşmaları
için becerilerini geliştirelim. Çocuklar, evde oluşturulmaya çalışılan bireyselliğin,
mutlak mutluluğun, hedonist bir yaşantının, her an zevkine göre yaşama gibi
balon bir dünyanın olmadığını er ya da geç öğrendiklerinde yaşayacakları hayal
kırıklıkları ya da kayıpları karşılamaları daha zor olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder