29 Mart 2012 Perşembe

PROBLEM ÇÖZMENİN ANATOMİSİ

Aslında parça parça problemlerden oluşan matematiksel bir dünyada yaşıyoruz. Bir problem için ne gereklidir? Önce sayılar, sayıları birleştiren ya da birbirine bağlayan işaretler, onları formüle edecek bir zemin olmadan problem olmaz. İnsan önce sayıları tanımaya başlar; sayıları, arasındaki matematiksel ilişkiyi öğrenirken zihninde onları şemalaştırması, somutlaştırması gerekir. Önce çevremizdeki nesnelerle problemi somutlaştırırız, sayıları günlük yaşamla bağlantılandırmadığımızda kimse için bir anlamı yoktur, bilgiler havada kalır. Kişinin onları, görmesi, ellemesi, belki de yaşaması gerekir ki, problem kafasında soyuttan somuta dönebilsin. Hiçbir Kişi/çocuk soyut olan matematiksel dünyayı somutlaştırmadığınızda öğrenemez.

İşte yaşamsal problemler de aynı formülasyonla işler. Burada sayılar duygulardır, işlemler problemi/çatışmayı çözme yollarıdır. Çocuğun önce sayıları tanıması gibi duygularını tanıması ve var olan durumda bunu işleme dönüştürebilmesi için davranış repertuaranın olması önemlidir ki, farklı farklı durumlarda problemin ihtiyacı olan işlemi yapabilsin. Hangi durumda hangi işlemin yapılacağını bilebilmesi için nasıl matematiksel problemleri defalarca çözmek ve tekrar etmek önemliyse, yaşamda da durum aynıdır, kişinin durumlarla karşılaşması ve defalarca deneyimlemesi önemlidir. Matematik gibi aslında yaşam da soyuttur ve kişinin zihnin de durumları çözebilmesi için somutlaşması gerekir. Bir kişinin hiçbir problem durumla karşılaşmaması, problemi nasıl çözeceği konusunda somutlaşması için en önemli engeldir. Zaten hiç problem ya da çatışma ile karşılaşmamak mümkün müdür? Ya da yaşam içerisinde çözmek durumunda kalacağı bir durumla?

Bebek doğar, büyüme sürecinde karşılaştığı yaşamsal durumlarla duygusunu tanımaya başlar. Acıkır, uykusu gelir, annesini özler, meme ister. Temel yaşamsal becerilerle ilk duygu repertuarı oluşur. Sonra ilişki kurmaya başladıkça diğer duygular gelir peşi sıra. Ama bu duyguları tanımaya fırsat bulabileceği ortam ve tutumlar olmadığında problemin sayılarını tanımadaki zorluk gibi, yaşanan durumda da öncelikle duygusunun farkına varamaz. Duygusunun ne olduğunu anlayamayan bir kişinin problemi çözmesini beklememiz mümkün müdür? İşte o noktada nasıl matematikten kaçan, matematiği anlamayan kişiler oluşuyorsa, yaşamın olumsuzlukları ya da çatışma durumdan aynı ruh haliyle kaçan kişiler oluşmaya başlamakta.

Aslında her durumun farklı bir formülü yoktur, matematikteki gibi mantığı kavradığınızda işlemleri ihtiyaç duyulan problem duruma uyarlamak söz konusudur. Bu da yaşamı ne kadar çok deneyimlediğinizle alakalıdır. Aynı matematikte çok tekrar yapmak gibi. Bunun için;

Önce duyguların farkındalığını sağlamak. Çocuğumuzda küçük yaşlardan itibaren fiziksel ihtiyaçlarla başlayıp sonra sosyal- duygusal deneyimlere doğru giden bir yelpazeden bahsediyoruz. Her duyguyu deneyimlemesine fırsat vermek ciddi yaşamsal becerileri geliştiren bir özelliktir. Örneğin; erken dönemlerde, acıkması, susaması gibi fizyolojik ihtiyaçlarını anlayacağı durumlara biraz fırsat vermek gibi. Çünkü acıktığını hissetmeyen bir çocuğun beslenmeye duyulan ihtiyacı anlaması kolay olmayacaktır. Çocuğun bu ihtiyacını keşfetmesine fırsat vermeden “acıkmıştır” diye yedirmeye çalışmak baştan deneyimi ketleyen bir durum olacaktır. Çünkü her duygu yaşamın bir parçasıdır ve sadece olumlu ya da sadece olumsuz duygular yoktur hayatta. Olmasını beklemekte ütopik bir durumdur. Hep mutlu olmak istemek gibi mesela.

Olaylarla karşılaşmak/karşılaştırmak. Yaşanan her ne olursa olsun, var olan durumla her yaşta karşılaşmasına fırsat vermek, bazen tekrarlasa bile yaşanan durumun bir öğrenme süreci olduğunu düşünmek önemlidir. Yaşamda nasihat ve sözlerden daha etkili bir şey- matematiğin anlatılamayacağı çözülmesi gerektiği gibi – eylemlerdir. Bu eylemler de olayları çözme de formülasyonu sağlayan deneyimlerdir. Hele ergenlikte ebeveyn olarak çok konuşmanın, anlatmanın, öğüt vermenin hiçbir anlamı yoktur. Sözler değil, yaşanan somut durumlar alır yerini. Ama o zamana kadar duygularını tanımaya, olaylarla karşılaşmaya daha çok fırsat bulmuş çocuklar konuya daha hakim, hayata ayaklarını daha yere basan ergenler olarak devam ederler. yaşamda karşılaşacakları belirsizliklere, olumsuz durumlara karşı daha dimdik dururlar ve ilk anda formülleri karıştırsalar bile sonra toparlayıp daha kolay devam ederler. Çok korunan çocuklar ise bu süreçleri daha sarsıntılı yaşarlar ve yaşam kişiyi “boğan” bir yer olarak algılanır.

Durumla ilgili çözüm yollarını keşfetmek ya da keşfettirmek. Yaşanan herhangi bir durumda kişinin önce kendinin nasıl çözeceğini bulması, bunun için denemesi, uğraşması, yaşananı kalıcı hale getirir. Bu çocuğumuz da olabilir, eşimiz de, arkadaşımız da…. Önemli olan önüne geçmemek ve önce kalıcı olacak noktayı kendinin keşfetmesine fırsat vermek, destek istediğinde ya da ihtiyaç duyduğunda fikir ve öneri vererek yine son kararı kişinin kendisine bırakmaktır. Her ne adım atarsa atsın kişiyi motive etmek, onu bu konuda desteklemek ve inandığımızı göstermek de tekrar tekrar denemesi için önemlidir.

Yoksa sınavlarda soruyla teke tek kalan çocuğun, sınav kaygısı yaşayan çocuklara dönüşmesi nasıl oluyor dersiniz? Son bir haftada, birkaç gece de ya da son gecede çalışılan bilginin ertesi gün sınavda karışması gibi yaşamda da son anda verilen bilgi, kendi akışı için yaşanan deneyim kadar kalıcı ve öğretici olabilir mi?

Hiç yorum yok:

Problem Çözme Süreci - 2