![]() |
Her çocuk bir biriciklikle
doğuyor. Hepimiz, bizler, çocuklarımız orjinaliz, tekiz, biriciğiz. Bizler pek
yoğun büyütülmedik bu duyguyla, ama bugünün çocukları bu duyguyla yoğun bir
şekilde büyütülüyor. Bu konuda yazmaya bazı gözlemlerimden yola çıkarak karar
verdim. Her an çocuk ve ergenlerle iç içe olunca yaşam becerileri konusunda
gözlem yapacak veya düşünecek zamanım oluyor.
Bebek doğuyor ve ailedeki herkesin
prensesi, prensi oluyor. Uzun bir süre de bu yoğun teklik duygusu ile yaşamın
içinde yer alıyor. Her şey onun isteğine göre oluyor, çevresindekiler çocuğun
ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamak için anı kovalıyor. Çocuk okula
başlayıp da pek çok şeyin evdeki gibi olmadığını görünce afallıyor. Sırada
beklemesi gerektiğini, her an istediğini yapmayı bekleyen insanlar olmadığını,
o ortamda kendi gibi pek çok prenses ve prensler olduğunu, evdeki özel insanın
yerine sınıfındaki çocuklardan biri olmak durumunda olduğunu hatta duygularını
söylemeden anlayan ve yapan insanlar yerine kendisinin peşinde koşması ve ifade
etmesi gereken durumlar olduğunu acı bir şekilde öğreniyor. Anne baba da çocuklarının
“mutsuzluğu” nedeniyle yaşanan durum karşısında anında müdahaleye etmeye
ihtiyaç duyuyor. Bütün bunlara “katlanabilmek”
çocuk için çok zor oluyor. Çünkü bugüne kadar “sen bizim her
şeyimizsin!” duygusu o kadar abartılı ve yoğun veriliyor ki; çocuk doğal olarak
bu duyguyu hayatına genelleyebiliyor ve hayatına giren herkesten bunu bekliyor.
Herkesin “her şeyi” olmayı bekliyor. Bu
duygunun üstesinden gelinmesi zor bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Yaşam becerileri içinde yer alan bir duygu olarak “katlanabilme “
becerisini de almak gerektiği inancındayım. Anlamına baktığınızda; kötü, zor durumlara karşı koyabilme gücü, katlanma ve katlanabilme becerisi demektir.
Anne ve anneden gelen her şeyin sağladığı haz ve doyuma
karşı bekleyebilme ya da anneden ayrılmaya karşı tahammül gösterebilme becerisi
olarak erken dönem bebeklik döneminden itibaren var olan bir duygu olarak
karşımıza çıkıyor. Annenin bebeğiyle olan arasındaki mesafeyi ayarlayabilmesi
ve bebeğinin yumurtadan çıkıp büyümesine fırsat verebilmesi bu anlamda önemli. Büyüme
sürecinde bir takım şeylere istediği zaman istediği şekilde sahip olamayacağını
ya da yapamayacağını görmesi tabi ki hayalkırıklığına sebep olacaktır. Ancak bu
hayal kırıklığına neden olan sınırlılıkların/sınırlamaların her davranışın
olumlu ve olumsuz sonuçları olabileceği şeklinde düşünülüp çocuğa da böyle
sunulursa çocuğun katlanabilme becerisine katkı sağlanmış olur. İstenilen şey karşısında yeri geldiğinde hazzı
erteleyebilme, ileriki dönemlerde strese
karşı tahammül gösterebilme ya da olumsuzluklar karşısında hemen yıkılmamayı da
beraberinde getirmektedir.
Çocuklarımızı korumak derken bahsettiğimiz şey; onların
tahammül gösterebilme ya da katlanabilme becerilerini köreltecek kadar
sahiplenen ya da boğan bir tutum sergilemek değil ama bazen hayatın merkezinde
yer alan “küçük prens” olamayabileceğini hissettirebilmektir.

1 yorum:
Her insanın anavatanı çocukluğudur...........
Yorum Gönder