Bu aralar değişik bir kitap yönelimim var. Okumayı tercih ettiğim kitaplardan farklı okumalara daldım.
Bu kitaplardan biriyle tanışmam çok ilginç oldu.
3-4 hafta önce Erenköy D&R'da kitaplara bakarken, elime aldığım kitabı gören görevlilerden biri,
- İyi bir seçim. Bitirdikten sonra başka kitabını da almak isteyeceksiniz.
derken, kitap bakan başka bir genç bayan da,
- Ben de bu konuda bu bey'e teşekkür etmeye gelmiştim. Doğru söylüyor. Ben diğer kitaplarını da almaya geldim. dedi.
Kararsız kararsız başka kitaplara bakarken, sonunda alıp çıkayım bari dedim ve merdivenlere yönelmişken,
merdivenlerden inen bir genç kız.
- Ben de bu kitabı okudum. O kadar beğendim ki, arkadaşıma hediye almaya geldim." dedi.
Tabi bu kadar tezahuratla, beklentim o kadar büyüdü ki, bir yandan da umarım gerçekten iyi bir şey çıkar diye düşünmeden edemedim.
Kitabı dün bitirdim. Bir kitap eleştirmeni değilim, dilim döndüğünce kendi yaşantımı aktarabilirim. Kitap içerik olarak ilginç bir kitaptı. Hakan Günday ile ilk tanışmam. Daha önce hiçbir kitabını okumamıştım. Kitabın konusu gerçeklikten ne kadar payını alıyor bilmiyorum ama bir yerlerde birilerinin anlatılanları yaşamış olabileceğini ya da hala yaşıyor olabileceğini düşündürdü bana. Az çok bunları yaşayan insanların olması ürküttü de. Ne yaşandığını aktarırsam okumak isteyenler için gizemi bozulabilir. Ben, kitap okurken kitabı hayalimde resimlerim. Bu resimlememden kaynaklanan bir durum mu bilmiyorum ama sanıyorum çok içine giriyorum hikayenin; yaşananlardan dolayı çok sıkıldığım, boğulduğum zamanlar oldu. Bir an yaşananlar benim başıma gelmiş gibi düşünüp kitabı yarıda bırakasım da geldi. Belki de kitabı daha sakin, daha boş bir zamanda mı okumak gerek diye düşündüm.
Kitabın kendimce ayırdığım (bilmiyorum belki yazar da böyle düşünüyordur.) ilk bölümünü daha akıcı okudum. İkinci kısmında yaşananlardan dolayı gerginliğim arttığı için kitabın bu kısmı benim için zor aktı. Ama final beklediğimden çok şaşırtıcıydı. İki kısmı bağlayışı, ortak hale getiriş şekli ilginçti. İlk bölümle ikinci bölüm ne alaka diye anlam vermeye çalışırken, nasıl bağlayacak diye düşünürken ulaşılan son gerçekten beni şaşırttı.
İki farklı insanın yaşama karşı mücadelesi, yaşananlara karşı koyuşu, var olma savaşları, ortak yönleri ve yalnızlıkları bazen abartılı gelse de, zaman zaman yorsa da, hüzünlensem de etkileyiciydi. Yaratıcı bir kitaptı benim için. Yaşanan bir şeylerden yola çıkıp çıkmadığını merak ediyorum.
Kitabın isminin açıklaması da çok ilginç.... "Az" Kelimesini hiç böyle düşünüp irdelememiştim. Kitabın arkasında ve son bölümde, kitabın özü aslında çok etkileyici bir şeklide özetleniyor:
“Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az… O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum… Az… Sen de fark ettin mi; Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüz binlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi…
Bu yüzden belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…”Merak ediyorsanız eğer, son dönemde bestseller olan romantik komedilerden değil, bana da tarif edildiği şekilde tarif edersem, bir "yeraltı romanı". Evet! Yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi anlatan iki hayattan alıntı. Tavsiye eder misin derseniz; değişik bir tarz olarak bence denemeye değer!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder