23 Kasım 2012 Cuma
İki Örnekle Okul Deneyimi
Geçen gün bir arkadaşımla ve kız kardeşimle öğle yemeği yedik. Oğlunu anaokuluna başlattı. Laf lafı açtı. Çocukların okullarından konuşmaya başladık.
Eğitimle içiçe bir insan olarak bazı şeyleri anlayabildiğimi sanmıyorum. Ama gerçekten anlamak için zorluyorum kendimi.
Bu yazıda size iki farklı yaşantı örneği vereceğim. Arkadaşımın da iznine sığınıyorum.
Arkadaşımın oğlu 3,5 yaşında ve kurumsal özellikleri olan bir okula gidiyor. Yapılan çalışmaları anlattı. Aslında duyduğum pek çok okulda yeni sistemin etkisiyle de okuma yazma çalışmaları daha küçük yaşlara indi.
Ama bazı şeyleri bilimsel olarak değerlendirirsek, fizyolojik olgunlaşmayı göz ardı ettiğimizi düşünüyorum. Bu yaş temel becerilerin geliştirilmesi gereken bir yaşken, daha üst düzey çalışmalara başladıklarını görüyorum. Kalem tutmanın temelini oluşturan, küçük kasları güçlendirmeden kalemle çizgi çalışmalarına geçmek ileride pek çok sıkıntının da oluşmasına zemin hazırlıyor. Kasları yeterince gelişmeyen çocukların özellikle 1. sınıfta verilen yazı çalışmalarında çok zahmet çektiklerini, hemen sıkıldıklarını, çabuk yorulduklarını gözlemliyoruz. Özellikle okul öncesi dönemde okulların yapması gereken şey akademik çalışmalardan çok bu çalışmalara temel oluşturan becerileri geliştirmeleridir. Çocuk, hamurla, kumla, çamurla oynayacak, yoğuracak, koparacak, yırtacak, kesecek, parmakla, kalemle şekiller yapacak, incik boncukları dizecek ki, kalem tutmasını sağlayan kasları düzgün kalem tutabilecek hale gelsin. Kağıda geçmeden önce üç boyutlu çalışacak, elleyecek, dokunacak, yaşayacak, deneyecek ki deneyimleri somut olarak belli becerilere dönüşebilsin. Çünkü bu yaş grubu yaşı gereği, somut düşünebilen, kağıda geçmeden önce yaşayarak öğrenebilen bir yaş grubudur. Zihninde bazı soyut kavramlar, sayı gibi, renk gibi ya da farklı kavramlar, ne derseniz deyin somutlaşmadan kağıda aktarımı zordur. Bu bahsettiğim gelişimin bir yönü. Gelişimin diğer yönlerine uzatmamak için girmeyeceğim.
Çocuk gelişimi ve ruh sağlığı temel alınmadan yapılan eğitim ciddi defolara sebep olur düşüncesiyle, bu toplumdaki eğitim kurumları çocuk gelişimi ve ruh sağlığını temel alan bilimsel bir bakış açısı ile ne kadar çalışıyor diye sorguladım. O an ki moda olan akımlarla ya da politikalarla hareket ediliyor olması ihtimalini düşünmek istemiyorum. Bilimsel tarafını her velinin ya da anne babanın bilmesi mümün değil. Ayrıca bilmek durumunda da değiller. Bu noktada eğitim kurumlarının bilimsel bakış açısından ödün vermeden, olması gereken noktada veliyi de gerçekçi, dürüst bir şekilde yönlendirmeyle yükümlülüdür diye düşünüyorum.
İkinci olarak oğlum, 8,5 yaşında ve 3. sınıfa gidiyor. Ortalama zekaya sahip olan her çocuk, öğrenme karşı motivasyonu olduğu sürece nerde olursa olsun öğrenir. Son dönemde bu konuda sıkıntı yaşayanlardan biri de, oğlum. Taşındığımız için okul değiştirmek durumunda kaldık. Okulunu, öğretmenini ve arkadaşlarını çok severken ayrılmak durumunda kaldı. Yeni geldiği okula, sınıfına ve arkadaşlarına henüz alışamadı. Çünkü hareketli ve oğlumuza göre daha yırtık olanların daha ön planda olduğu bir sınıfta kendine henüz yer bulamadı. Ve derslere, okula karşı isteği, enerjisi düştü. Zaten çok kolay yaşadıklarını sözel olarak aktaran bir çocuk değildir, bıçak kemiğe dayanmaya başladı ki, kendiyle ilgili paylaşımları da arttı son dönemde. Rahatsızlıklarını dile getirdiğinde anladım ki, kafasında "ben güçlü değilim, yetersizim. Bişey de ifade etmeme lüzum yok. Nasıl olsa öne çıkamıyorum." gibi bir duygu oluşmaya başlamış. Öğretmenle yaptığımız görüşmede, bu yırtk, öne atlayan çocukları anlatırken bile çok heyecanlandığını farkettim. Bizimki onu heyecanlandıran yapıda değildi.
Bu durumda öğretmenin ve okulun rolünün başladığı noktayı düşündüm: her çocuk bizimki gibi yırtık olmayabilir, öne geçmek için başkasının önüne atlamayabilir. Öğretmenin onu görmesini bekleyebilir. Bu noktada çocuğun ihtiyacına göre, o çocuğa yaklaşması ve çocuğu motive etmesi öğretmenin görevidir. Sadece görünen olanın ön plana çıkması, görünen olamayan ya da tercih etmeyenin arada kaybolmasına izin vermek, buz dağının görünen kısmına bakıp, altını görememekle eş değerdir. Burada çocuğa kişilik değeri üzerinden gidilerek, "seni görüyorum ve seni sana özgü yönlerinle değer veriyorum ve farkındayım" düşüncesiyle yaklaşmak, verilecek pek çok ders bilgisinden önemlidir. Öğrenciye gözle bile dokunmak ve sınıftaki varlığını onamak, bu motivasyonu ve potansiyelini çıkartmasına yetecektir. Bu da öğretmenin bence en önemli rolü ve öğretmenliğin temelidir. Acaba son dönemde bu bakış açısı azaldı mı?
Çok uzatmayacağım, bu iki örnekte vermek istediğim bakış açısını umarım anlatabilmişimdir. Belki de veli olarak sorgulanması gereken, çocuğa ne kadar soru çözdürüldüğünden öte, çocuğun potansiyelini çıkarabileceği, en üst sınıra taşıyabileceği yaklaşımın ve bilimsel temelin gösterilip gösterilmediği olmalıdır. Başarı bu varsa zaten peşinden gelir.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
Aydınlık Gazetesi Kitap Eki'nde yazı yazan Ülkü Tamer'in 18 Temmuz 2014'deki "Gençlik Kitapları Nerede?" yazısı düşü...
-
Uzlaşı - 1.bölüm Konu olarak aldığım başlık son dönemde aklıma takılan bir kavram olarak okumalarımda yer almaya başladı. Rüyalarıma...
-
Doğdukları gün ve bugün arasındaki zamanın ne kadar çabuk geçtiğine inanamıyorum. Büyüdükçe zamanı biz mi hızlı yaşıyoruz yoksa gün geçtikç...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder