Kız kardeşimle bizim uzun yürüyüşlerimiz ünlüdür. Bu çok sevdiğimiz uzun yürüyüşleri tatil
yaptığımız Gümüşlük’te de sabahları erkenden yapmak bir adet oldu. Kimse tam uykusunu açmadan,
güneş tam yüzünü göstermeden, serin ve sessiz yolda kardeş kardeşe sohbet ede
ede yürümek kadar tatile keyif katan başka bir şey yoktur. Birbirimizle pek çok
şeyi paylaştığımız özel anlardan biridir bu yürüyüşler. Yaklaşık 4-5 km yürür, Gümüşlük’te mavi
sandalyeli kahvede sabah kahvemizi içer, almamız gereken gazete ya da simit
varsa alır, dönüş yoluna geçeriz. Eve dönerken bazen sahil tarafından siteye
ulaşır, denize girer, ter atar öyle eve ulaşırız. Ondan sonrasında tüm ailece
yapılan kahvaltının tadına değmeyin gitsin. Ayrı olduğumuzda da ben ya da o
rutin olarak yürüyüşlere devam ederiz.
Bugün tek başıma yürüyüşteydim. Her sabah aynı saatlerde
çıktığım sabah yürüyüşünde güneşin yavaş yavaş daha geç dağların arkasından
kendini göstermeye başladığını farkettim. Temmuz başında aynı saatlerde çıkan
güneşle bugün çıkan güneş bile aynı değildi. Bunu düşünürken bu yürüyüş macerasını yazma
fikri geldi bir anda aklıma.
Gümüşlük’ü gerçekten o küçük, sakin, köy
haliyle çok seviyoruz.Yürüyüş yaparken köye eski, patika yoldan giriş yaparız. Bize ifade edildiği kadarıyla Kral Yolundan… Çok eskiden kalma yaşanmışlığın olduğu bu yolda yürürken, yalnızsanız sessizlikten biraz ürkebilirsiniz. Antik bir yoldur. Bana Gladyatör filminde Russel Crowe’un buğday tarlalarından geçerken ki verdiği havayı hissettirir. Yolun kenarında eski taşlar, taşların gerisinde bazen inekler otlar. Bir hamam da vardır yolun üzerinde. Yolun sonunda denize ulaşırsınız. Sabah deniz pırıl pırıl, tekneler ise koyda beklemektedir sakince. Yürüyüş yaparken karşılaştıklarınızla selamlaşırsınız. Bence en güzel zamanı sabah köyün tam uyanmamış halidir.
Restoranlar akşamdan kalmadır, bakkalara gazete yeni gelir, çarşı kısmında
kepenkler daha açılmamıştır. Bu sessiz ve sakin halinde denize karşı kahvenizi
içersiniz.
Bir de köyün içinde Mandarin Café'den söz etmeden geçemeyeceğim. Onun da kahvaltısı
bu yörede bahsedilen pek çok yer gibi lezzetli ve keyiflidir. Sahibi olan teyze, taze, yeni pişmiş poğaça ve elmalı
kurabiyeleri yanında sohbeti ile renk
katar kahvaltıya. Ayrıca reçellerde ona aittir. Ben sakinliği ve spontanlığı sevdiğim için,
gittiğimde yer bulabildiğim, illa önceden yer ayırtılması gerekmeyen, itiş
kakış olmadığım, ferah ve samimi yerleri daha çok tercih ediyorum. Burası da öyle bir yer
işte. Denize karşı sabah serinliğinde sessiz sakin kahvaltı
edebileceğiniz bir yer
Bazen yan tarafındaki mavi sandalyeli kahvede, kahve içtikten sonra dönüş yolunda oradan
poğaça ve elmalı kurabiye alıp da yola çıkarız.
Bugün kahvede oturmuş, kahvemi yudumlarken, denize karşı
oturup böyle kendi halinde kalan, özgünlüğünü koruyan, samimi, insancıl yerleri
çok sevdiğimi farkettim. Kahveciyle konuşmayı, bakkala selam vermeyi seviyorum.
Bence Gümüşlük’ü Gümüşlük yapan da böyle bir ruha sahip
olması. Bu ruhu da korumak gerekiyor diye düşünüyorum. Bozmamak ya da öylece,
kendi halinde kalmasına izin vermek gerekiyor.
Babamın hep ifade ettiği bir söz vardır:
Krallarla omuz omuza
yürürken halk kokunu unutmamak gerekiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder