Geçen hafta sonu yakın arkadaşlarımızla farklı, keyifli ve albümlere unutulmayacak şekilde geçecek bir hafta sonu yaşadık.
Kırklareli taraflarına çoluk çombalak kamp yapmaya gittik. Harbi kamp ama... ana yoldan ormana girip uzunca bir yol gittikten sonra kamp yapacağımız yere ulaştığımızda ne bir elektirik, ne bir tuvalet ne de telefonlarımızda bağlantı vardı.
İki gün bir gece boyunca her türlü iletişimden uzakta geçirdik. Sadece biz, doğa vardı. Güzel, minik bir şelale yanında kamp ateşi yakıldı, çadırlar kuruldu. İlk defa çadırda yattık.
Çocuklardan iki dolu gün boyunca bir kere "sıkıldık." sözcüğünü duymadım. Sakin ve teknolojinin uzak bu yerinde kendilerince yapacak, oynayacak bir şeyler buldular. Hiç de şikayet etmediler, ne tuvaletsizlikten, ne karanlıktan, ne de doğanın diğer hallerinden.
Akşam hava karardıktan sonra fenerimizin ya da kamp ateşimizin olmadığı yerde burnumuzun ötesini göremiyorken bundan hiç korkmadılar. Çok cesur yaklaştılar doğaya karşı. Sabaha kadar da su sesi eşliğinde çadırımızda mışıl mışıl uyudular. Her ne kadar ben yer yadırgasam da...
Çocuklarımızı düşündüğümüzü söyleyerek yola çıktığımız, onlar için kurduğumuzu ve sunduğumuzu ifade ettiğimiz hayat, çocuklarımıza bizim sunduğumuz kendi resimlerimiz. Kendi hırs ve taleplerimizle şekillendirdiğimiz bu yaşam, onların istediği yaşam değil. Onların istediği doğallık, spontanlık, yaşamın gerçek renkleri.
Biz büyükler, onlar adına doğayı korumak, onların hayallerini korumak ile görevliyiz. Aslında kendi dönemimizin bekçisiyiz. Bir sonraki döneme dünyayı devredene kadar. Bu hafta sonu bunu çok daha net anladık.
Kamp olayını çok sevdik, devamı da gelecek sanırım
.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder